Nasıl 4 Dil Öğrendim?

Türkçe Dışında Nasıl 4 Yabancı Dil Öğrendim?

Arda Erol'un 30 Yıllık Tecrübe ve Başarı Hikayesi

Bir yabancı dil öğreniyorsun ama yavaş ilerlediğini düşünüyorsun. Piyasada onlarca metot var. Hangisinin işe yaradığını bilmiyorsun ve her birini deneyecek zamanında yok. İşte o zaman bu yazı tam senin için. Türkçe dışında dört yabancı dil konuşabiliyorum. Bu diller sayesinde iş hayatımda her zaman en iyi fırsatları yakaladığım ve son 5 yıldır bir İngiliz şirketinde yönetici olarak çalışıyorum. Ve bu yazıyı okuyan öğrencilerimin de bu fırsatlara ulaşabilmesini istiyorum. İşte bu yüzden şimdiye kadar kimseyle paylaşmadığım dil öğrenme sırlarımı bir hayat hikayesi formatında sizlere anlatıyorum.

Bu yazının sonunda artık yapmamanız gereken ve size yıllar kaybettiren hataları, dil öğreniminizi hızlandıracak kanıtlanmış kısa yolları ve hangi metotların işe yaradığını öğrenecek. Benim 30 yılda edindiğim tecrübeyi 30 dakikada edineceksiniz. [müzik] Şimdi arkanıza yaslanın, kulaklığınızı takın. Çünkü bu 30 dakikalık kaydı dinlediğinizde dil öğrenme stratejilerinizi sonsuza dek değiştirebilirsiniz. Türkçe dışında nasıl dört yabancı dil öğrendim?

İlk Adım: Almanca ve Sağlam Altyapı

Hikayemin bir gün İspanya'nın Barcelona ve İtalya'nın Roma şehirlerinde bir İngilizce öğretmeni olarak devam edeceğinden habersizdim. İlk yabancı dilim Almanca oldu. O zamanlar Türkiye'de ilkokuldan sonra Anadolu ve Fen Liseleri sistemi vardı. İzmir Anadolu Lisesi'ni kazandım ve Almanca eğitimime başladım. Anadolu Lisesi'ni kazanmamın en büyük nedenlerinden biri ilkokulda aldığım sağlam eğitim ve disiplin duygusuydu. Özellikle Türkçe dil bilgisi konusunda çok güçlü bir temel oluşturmuştuk. Öğretmenimiz çok sertti. Hatta zaman zaman şiddete başvurduğu da olurdu. O dönem bu bizi korkuturdu ama yıllar sonra İngilizce, İtalyanca ve İspanyolca öğrenirken sağlam bir Türkçe dil bilgisi altyapısının ne kadar büyük bir avantaj olduğunu fark edecektim.

Anadolu Lisesi'nde haftada toplam 24 saat ve her gün Almanca dersi alıyorduk. Muhteşem öğretmenlerimiz vardı. Türkçe konuşmadan dil öğretme yaklaşımını benimsemişlerdi. Sınıfta Türkçe konuşmak yasaktı. İnanılmaz bir ilgim ve sevgim vardı Almancaya karşı. Bunun sebeplerinden biri de öğretmenlerimin uzmanlığı, birikimi ve başarısıydı. 1. eğitim yılının sonunda 13 yaşlarındaydık. Her gün yoğun Almanca dersi görüyorduk ve yıl bitiminde sınıf olarak dili çözmüştük. Elbette ana dil seviyesinde değildik ama dersleri tamamen Almanca işleyebilecek bir seviyeye ulaşmıştık.

Altın Kural: Sınavlara ezber yöntemiyle değil, konuyu anlayarak ve cevapları kendi cümlelerimle Almanca yazmaya çalışarak hazırlandım. Beyin enerjinizi ezbere tüketmeyin.

Almanca işlediğimiz derslerde oldukça başarılıydım. Çoğu öğrenci, bak burayı iyi dinle, sınavlarda çıkabilecek soruların cevaplarını defterlerinden ezberlemeye çalışırlardı. Bu yöntemle, bak bu bir hatadır. Beyin enerjilerini ezberleyerek tüketmelerinden ötürü ne derste anlatılanı tam olarak anlayabiliyorlardı ne de Almancalarını geliştirebiliyorlardı. Bense tam tersine konuyu anlamaya ve cevapları kendi cümlelerimle yazmaya odaklanırdım. Böylece hem dersin içeriğini kavruyordum hem de dil becerilerimi geliştiriyordum. Bir taşla iki kuş vurmak gibi.

Almanca eğitimimizin ilk yılında işkenceye yakın bir ödev yapma sistemini benimsemiştik. Fihristimiz vardı. Harf harf ayrılmış. Telefon defteri gibi düşünün. Böyle cümle fihristi. Bir cümleyi el ile defalarca yazmak zorunda olduğumuz ödevlerimiz vardı. Ağlatan cinsten ödevlerdi. Bitmezdi. Akşam geç saatlere kadar yaz yaz yaz yaz bir türlü bitiremezdim. Hatta ödevlerimi bitirebilmek için 34 kurşun kalemi böyle birbirine bağlıyor. Bir seferde aynı cümleyi dört kere yazabilmeye çalıştığım teşebbüslerimde olmuştu.

İngilizce, İnternet ve mIRC Yılları

Almanca eğitimimin yanında ikinci yabancı dil olarak İngilizce dersleri almaya başladım. Haftada sadece 2 saatti ve kesinlikle yeterli değildi. Ayrıca İngilizcenin okunuşu Türkçe ve Almancadan inanılmaz farklıydı. Kendimi bu dilde çok yetersiz görüyordum ama bu dili öğrenmenin ne kadar önemli olduğunu bildiğim için pes etmek aklımın ucundan geçmedi. Özellikle internetin keşfiyle birlikte bu dili öğrenmeden hiçbir yere varamayacağımı anlamıştım. O zamanlar internete sınırsız giriş imkanımız da yoktu. Teknoloji dergileri böyle 3 saatlik, 5 saatlik internet hediyeleri verirdi. Bu sınırlı sürede internette yolumu bulmaya çalışırdım.

Yeni hedefimi kısa sürede belirlemiştim. Bir web sitesi kuracaktım. İçeriklerimi kendi sitemden yayınlamak ve daha fazla insana ulaşabilme fikri beni inanılmaz heyecanlandırmıştı. Fakat bunu nasıl yapacaktım? O zamanlar kaynak yok, bilgi yok, teknoloji yeni ve ulaşabileceğim tüm bilgiler İngilizce. Sınırsız bilginin kapısını açabilmek için İngilizceyi kesinlikle öğrenmek zorundaydım. Almanca eğitimim devam ederken bir İngilizce kursuna yazıldım. Okuldan başka.

Keşfettiğim Yol: mIRC kanallarına girer ne dediğimi tam anlatamasam da aldığım cevapları anlamlandırmaya çalışırdım. İşe yarayan bir ifadeyi başka bir konuşmada tekrar kullanarak kendime pratik imkanı yaratırdım.

Böylece 14-15 yaşlarımda kendi kendime İngilizce pratiği yöntemleri geliştirmeye başladım. Adeta bilgisayar kodu mantığıyla ilerliyordum. Bir cümle bir yerde işe yarıyorsa başka bir durumda da mutlaka iş görüyordu. Bu süreç bana çok önemli bir şeyi öğretti. Bak çok önemli. İngilizce öğrenmek için mükemmel kaynaklara sahip olmam gerekmiyordu. Asıl önemli olan öğrenme isteğimdi. İstek olduğu sürece en basit araçlar bile beni ileriye taşıyabiliyordu.

Oyunlar: Strateji ve Yaşayarak Öğrenme

Teknoloji geliştikçe bilgisayar oyunlarına olan ilgim de giderek artıyordu. Farkında olmadan hem stratejik düşünmeyi hem de İngilizceyi bu oyunların içinde öğreniyordum. Age of Empires, Warcraft, Starcraft gibi strateji oyunlarına; Resident Evil, Twinsons, Odyssey, Sanitarium ve Dreams gibi macera oyunlarına hayrandım. Tüm bu oyunların dili İngilizceydi ve Türkçe çevirileri yoktu. Bu yüzden hikayede ilerleyebilmem için görevleri kendi başıma çözmem gerekiyordu.

Save, load, quest, inventory, map, start, continue gibi kelimelerin anlamlarını Türkçe karşılıklarına bakmadan, oyunun içinde yaşayarak ve deneme yanılma yöntemiyle öğrendim.

İTÜ Proficiency: Disiplinli 6 Ay

Seneler geçti ve üniversite sınavı zamanı geldi çattı. İTÜ Denizcilik Fakültesi yedincilikle yerleştim. Puanım da çok yüksekti. Oraya da girdik ve böylece hayatımda bir hazırlık yılı daha başladı. Bu kez İngilizce. Proficiency sınavını erken geçmek için hayatımın en disiplinli çalışma dönemine girdim. Kompozisyon bölümü çok ürkütücüydü; güçlü bir fikir yazısı beklenirdi. 18 yaşımdaki bu 6 aylık yoğun süreç, İngilizce yolculuğumun en keskin dönemi oldu. Artık altyazısız dizi izleyebiliyordum.

O zamanlar bugünkü gibi tek tuşa basıp AI ile düzeltme yapamazdık. Siz çok şanslısınız. Yapay zeka sayesinde hatalarınızı görüp sitemizdeki yazı düzeltme botu ile 7/24 gelişim kaydedebilirsiniz.

İspanyolca: Gereksiz Soruları Bir Kenara Bırakmak

Proficiency sınavını ilk dönemde geçince kalan 6 ayda İzmir'e döndüm ve İspanyolca kursuna yazıldım. Başlarken şunları hiç sormadım: İki dili birden öğrenebilir miyim? Ne kadar sürede öğrenirim? Nereden başlamalıyım? Sadece başladım. Çünkü bu tür sorular sizi oyalayan sorulardır. Öğrenmek mi istiyorsun? O halde başlayacaksın. Hem de şimdi.

Sıfırdan başlayıp B2 seviyesine kadar olan tüm konuları acele etmeden anlattığım 2230 dakikalık 180 video ders ve 250 sayfalık dev arşive Pakademi üzerinden ulaşabilirsiniz.

Telsiz Görüşmeleri ve Roman Metodu

Denizcilik Fakültesi sonunda kendimi deniz hayatında buldum. Telsiz görüşmeleri kaptanlık görevlerimin ötesinde bir pratikti. En ufak bilgi hatası şirkete binlerce dolar ceza demekti. Bu sorumluluk çekingenliğimi özgüvene dönüştürdü. İngilizcemi korumak için roman okumaya başladım. Sözlüğe bakmadan sayfaları çevirmeye devam ettim. Kelimelerin anlamını birkaç sayfa sonra farklı bağlamlarda görünce beynim anlamı kendiliğinden keşfetti. Türkçe düşünmeden öğrenmenin en güçlü yolu budur.

Barcelona: Sadece İngilizce Konuşarak Öğretmek

Barcelona'da İngilizce öğretmenliğine başladım. Eğitimde en fazla göze çarpan kural, İngilizce dersinin sadece İngilizce konuşularak verilmesiydi. İspanyol öğrencilerim başta şok olsa da, zamanla dersteki kalıpları bir refleks olarak kullanmaya başladılar. Pakademi'deki "sadece İngilizce" konuştuğum derslerin arkasında yatan mantık işte budur.

Roma: Konservatuvar ve Pasif Dinleme

Gemi kontratımın bir gününde oyuncu olma hayaline kapılıp replikleri İngilizce ezberlemeye başladım. Bu hayal beni Roma Santa Cecilia Konservatuvarı'na sürükledi. Dersleri telefona kaydedip eve gidince tekrar dinleyerek not alıyordum. İtalyanca maceramda Türklerle arkadaşlık etmedim ve sadece İtalyanca konuştum. Kulaklığım kulağımdan hiç çıkmadı; radyo dinleyerek pasif dinleme yaptım.

Pasif Dinleme: Anlamaya çalışmadan sadece seslere maruz kalın. Buna istatistiksel öğrenme denir. Dil önce kulağa yerleşir, sonra mucizevi bir eşik aşılır.

Hayallerini Pakademi ile Gerçekleştir

İtalya maceram Covid-19 nedeniyle sona erdi ve Türkiye'ye dönüp Pakademi.com'u kurdum. 30 yıllık dil serüvenimde edindiğim tüm tecrübeyi ve stratejileri bugün seninle paylaşıyorum. 4000'den fazla öğrenciyle başardık, şimdi sıra sende!

Bir sonraki videoda görüşmek üzere!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir